Dinin tayin edici rolünün farkına varan zalim
güçler tarihin taa ilk dönemlerinden beri şom hedefleri yönünde
dini, insanları harekete geçirmek için bir araç olarak
kullanagelmişlerdir. Bu dinin mahiyetinden, içeriğinden değil
etkileyici gücünden kaynaklanır. Ayrı bir ifadeyle zalim iktidarlar kendi
eylemlerini gerçekleştirmek için insanların dini inançlarını istismar
etmiş, kötüye kullanmışlardır. Niçin mi? Çünkü nsanları başka türlü yanlarına
çekmeleri imkansızdır. Çünkü insanlar ancak ve ancak kendilerini yaratan, rızkı
veren ve uhrevi saadete kavuşturacak Allah rızası için bunca sıkıntılara
katlanır, ölümü göze alabilir ve rahatlıkla canını feda edebilirler. Çünkü
insanlar sadece verdiklerine karşılık daha değerli bir şeyi elde
ettiklerine inandıkları takdirde mücadele ederler. Nedir bu daha değerli olan?
Uhrevi saadet, cennet ve Allahın rızasıdır. Bu, bütün ilahi ve hatta şirk
dinleri mensupları için geçerli bir kuraldır, istisnasız olarak kimseyi başka
türlü savaştıramazsınz. Bazen din adına ve din kaynaklı olduğuna dair sahte
değerler üretirler. En son, kamil ve en kapsamlı din olan İslamda bile bu
konuda temel hayat ilkeleri mecmuası olan Kuran-ı Kerime aykırı
hadisler uydurulmuştur. Bazı ayet ve hadisler toprak genişletmek
arzusundaki iktidar düşkünleri tarafından din alimlerine istedikleri
yönde yorumlattırılarak inançlı insanlar kandırılmıştır.
İslamın ilk dönemlerinde İslama karşı
benzeri bir din ortaya atılarak yapılanlar daha sonraki asırlarda
ve günümüzde başka kılıflar içerisinde yine din adına yapılmış ve
yapılmaktadır. Siz Cemel, Sıffin ve Nehravan savaşlarında hak imam ve
halife, ilim şehrinin kapısı ve canlı Kuran Hz. Aliye karşı savaşanların hangi
saiklerle toplandıklarını sanıyorsunuz? Ve yine Kerbelada İmam Hüseyine ve
peygamberin torunlarına karşı tarihin en büyük cinayetini işleyenlerin hangi saik
ve amaçla toplandıklarını sanıyorsunuz? Cevap hiç kuşkusuz dini saiklerdir. Bu
savaşların komutanlarının maddi, dünyevi hedefleri olsa da
savaşçıların büyük çoğunluğu kesin kez cenneti elde etmek için, zalim
çevrelerin iktidarı için hazırlanmış yanlış din yorumuna inanarak
savaş meydanına koşmuşlardır. Ve işte bu gibi sapmalara karşı ümmetin oyuna
gelmemesi için Allahın Resulü(sa) "Ey insanlar! Aranızda öyle bir
şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız taktirde sapmazsınız; o, Allah'ın kitabı
ve soyum olan Ehl-i Beyt'imdir" diye buyurmuş ve dini bu iki kaynaktan
almadıkarı takdirde sapmalarının an meselesi olduğu uyarısında bulunmuştur. Ve
nitekim tarihte olduğu gibi zamanımızda da Resulullahın(as) bu tavsiyesine
uyulmadığı, yani hakk İmama ve Ona ulaşılamadığı zamanlarda ise hakk
naibine uyulmadığı için sonuçları acı birtakım sapmalara tanık olmaktayız.
Kimdir bu hakk naib diye soranlara, ister inanıp kabullensinler ister inkar
edip istediklerini yapsınlar cevabımız "veliyy-i fakih" olacaktır.
Velayet-i Fakih konusunun çeşitli boyutlarıyla ehlinden öğrenilmesini
tavsiye ederken tezimizin iyice anlaşılması için yaptığımız bu girişten sonra
yeniden konumuza dönebiliriz.
Evet, din istismarcıları iktidarlarını korumak ve
geliştirmek için tarih boyunca daima insanları din adına sömürmüşlerdir. Bu
istismar için kullandıkları ilk kesim ise din alimleri olmuştur. Çünkü insanlar
ancak dini anlayan veya anladığına ihtimal verdikleri kişilerin yorum ve
aktardıklarına inanırlar. Bunun farkında olan zalim-zorba güçler ise din
alimlerini istihdam etmiş, ihtiyaç gördüklerinde kendi
amaçları doğrultusunda fetvalar alabilecekleri bu memurları
beslemiş, bazen de iktidarlarına ortak etmİşlerdir. Bütün bu beslemelere rağmen
gayri meşru fetva vermeye yanaşmayan nice şeyhülislam ve müftülerin darağacına
gönderildiğine üzerinde yaşadığımız topraklar da tanıklık etmiştir. Dar
ağacına gitmeyi göz önüne alamayanlar ise masum halkın katliam edilmesi başta
olmak üzere krallar, padişahlar lehine nice haksız savaşlara, işgallere, baskılara
ve cinayetlere fetva vermişlerdir ve hala da vermektedirler.
Tarih zalimlerin zulmüne din adına destek veren
fetvalarla dolu olup sadece müslümanları değil ilahi dinler mensuplarının
hepsini kapsar. Tahrif edilmiş İncil ve Tevrat mensupları da geçmişte olduğu
gibi içinde yaşadığımız zaman diliminde de zulümlerini ilahi kitaplardaki
-tahrif edilmiş- emirlere dayandırmakta, siyasal sultalarına dini
kılıflar uydurmaktadırlar. Genel görüşün aksine bugün Batı dünyasında
toplumlar üzerinde etkin olan en güçlü faktör hala dindir. Daha
birkaç yıl öncesinde dünyanın en güçlü ülkesinin başkanı George W. Bushun
yeni haçlı seferleri ilan ettiğini duymayan kalmadı. Daha sonra bir dil
sürçmesi olduğu gibi teviller ileri sürülse de başta ABD olmak üzere hıristiyan
Batıda geniş yankılar ve kabuller gördüğü inkar edilemez. Ve işte
başlatılmış bu yeni haçlı seferleriyle Afganistan ve Irak doğrudan işgal
edilmiş iken komşuları doğrudan veya modern yöntemlerle kontrol altına
alınmış İran baskı altında tutulmakta, İslam ülkeleri başta Ortadoğu olmk
üzere tümden yeniden dizayn edilmek istenmektedir.
Buna paralel olarak siyonistler de yahudilik dinini
şom emelleri için kalkan olarak kullanmaktadırlar. Yahudilerden kurtulmak
isteyen hıristiyan ülkelerin de yardımıyla yahudilerin dini
inançlarını istismar ederek Filistine göç etmeye hazırlayan siyonist
çeteler, 2. dünya savaşı öncesi ve İsrailin kuruluşundan beri geçen
altmış yıllık sürede işledikleri cinayetlerini hep tahrif edilmiş Tevrata
ve din alimlerinin fetvalarına dayandırmışlardır. Şöyle ki, bu cinayetlere
karşı çıkanları uluslararası yahudi lobisinin baskılarıyla anti semitist,
yahudi düşmanı olarak tanıtmakta ve Batı ükelerinde daha önceden kabul
ettirdikleri yahudi düşmanlığını yasaklayan kanunlar çerçevesinde
cezalandırmak için ellerinden gelen her türlü baskıyı uygulamaktadırlar.
Din adına yapılan bu baskıların en son örneği
olarak Şeyh Sabahaddin Türkyılmazın Frankfurtta imamlık yaptığı camiiden
çıkmaya zorlanması gösterilebilir. Alman anayasası ilkelerinin tanıdığı hukuk
çerçevesinde düzenlenen Dünya Kudüs Günü yürüyüşüne katılan ve İsrailin
Filistinde sürdürdüğü cinayetler aleyhinde slogan atan bu İslam alimi,
ilgisi olmadığı halde "yahudi düşmanlığı" ile suçlanmış, Ortadoks Yahudi alimlerinin
ve çok sayıda Alman akademisyenin karşı çıkmasına rağmen medya
aracılığıyla tam bir linç ve yargısız infazla karşı karşıya bırakımıştır. Cani
siyonistleri açıktan desteklemekten çekinen ve anayasalarına siyonizmi koruma
ilkeleri koyamayan Almanya ve öteki Avrupa ülkeleri, yüzyıllık bir
geçmişi olan siyonizmi Yahudi dinine eşit görerek açıkça din istismarı
yapmktadırlar.
Başını ABDnin çektiği zalim müstekbir güçlerin dini
istismar ettikleri bölgelerden biri de Ortadoğu ve Hint yarımadasıdır.
İslam dünyasındaki tarihi farklılıkları düşmanlığa ve çatışmaya dönüştürmek
siyaseti yeni olmayıp Büyük Britanya imparatorluğu tarafından
geçmişte en çirkin şekilde sahnelenmiştir. Osmanlı hilafet devletine
karşı 18.yüzyılda Arap Yarımadasında Suudi kabilesini isyana teşvik ve
himaye ederken bu hareketin dini desteksiz olamayacağının, halkın meşru gördüğü
hilafet devletine karşı savaşamıyacağının farkında olan İngilizler, bugün
İslam dünyasının başına bela kesilen bağnaz "Vahabilik" akımını
oluşturdular. Osmanlı Hilafet Devletine karşı isyanda fetva makinasını da
çalıştıran İngilizler, Suudilerin silahlı mücadelesinin dini ayağını da
oluşturdular. O günden beri Suudi Hanedanlığına paralel olarak Arabistan
yönetimine ortak olan Vahabi zihniyeti, selefilik ve sahabe savunuculuğu
adı altında son yıllarda İslam coğrafyasının çeşitli yerlerinde ABDnin sömürü
ağının bir parçası haline gelmiş bulunuyor. Batı ile bu zihniyet temsilcileri
arasında yer yer bazı anlaşmazlıklar ortaya çıksa da temelli olmayıp taktikseldir.
Afganistanda mücahitler Sovyet işgaline karşı
mücadele ederken Pakistan topraklarında Suudi sermayesi ve ABD-İngiliz
casusluk servislerince ileriki günler için örgütlenen Taliban çetesine de
dini bir çehre kazandırılmış ve sovyet işgalinden hemen sonra mücahitler
üzerine saldırtılmıştır. Talibanın Afgansitanı ABD-Suudi ve
Pakistan desteği ile işgal edip başkent Kabilde kurduğu hükümet aracılığıyla
işlediği cinayetler ve İslam adına -İslamı kötü göstermek için-
ortaya koyduğu bağnazlık örnekleri hala unutulmuş değildir.
Vahabi zihniyetinin en büyük problemlerinden
biri Ehlibeyte(as) ve izleyicilerine duyduğu derin kin ve düşmanlıktır. Bu
kinin farkında olan ABD, İngiltere ve siyonist rejim, Vahabileri bölgede
anti emperyalist kurtuluş-direniş hareketlerinin destekleyicisi konumunda
olan İrana karşı kullanmaktadırlar. Bunun en belirgin örneklerinden biri
İranın Belüçistan eyaletinde Ehli sünnet mensubu müslümanları kışkırtma
komplosudur. Sünni halkı İslam Cumhuriyetine karşı tahrik etmeyi
başaramayan batılı müstekbirler bu defa da yine din adına ortaya çıkan Vahabi
unsurlardan yararlanmayı uygun bulmuştur. Hint yarımadasının diğer
bölgelerinde "sahabe ordusu" gibi cazip adlar altında kurdurduğu terör
örgütleri vasıtasıyla yıllardır Şii müslümanların camileri, hüseyniyeleri ve
matem merasimlerini kana bulayan ABD ve yandaşları, İranın Belüçistan
bölgesinde de Ehli Sünnet alimlerinden umudu kesince yine Vahabiler
vasıtasıyla "cündullah ordusu" adı altında bir terör örgütü kurdurarak
yıllardır acımasız cinayetlere imza atmaktadır.
Yaklaşık beş yıl önce kurulan bu örgütün lideri ise
Abdülmelik Rigi adında 28 yaşında bir teröristtir. Ömründe okul ve
medrese yüzü görmediği halde siyonist medya haliyle bunların taklitçisi
islamcı diye bilinen medya- tarafından sünni alim, doktor, sünni direnişinin
lideri olarak tanıtılan ve birkaç gün önce İran istihbarat birimlerince bindiği
uçak Dubai- Bişkek seferi sırasında İran hava sahasında indirilerek
tutuklanan Abdülmelikin basit bir kaçakçı olduğu ortaya çıktı. Konumuz din
istismarı olduğu için bu teröristin işlediği cinayetlere şimdilik
deyinmeyeceğim. Tutuklanmadan bir gün önce Kandehardaki bir amerikan
üssünde görüntülenen ve Dubaideki CİA casuslarıyla görüştükten sonra
Kırgızistandaki Manas üssüne götürülerek daha teknik terör eğitimi almaya
giden Abdülmelik, tutuklandıktan sonra yaptığı itiraflarda kendisine İran islam
Cumhuriyetine karşı mücadele etmesi karşılığında ABD tarafından her türlü
mali ve silah desteğine ilaveten Afganistanda bir üs kurmasının da teklif
edildiğini belirttiği açıklandı.
Bu sözde sünni direnişinin lideri ABD ve Suudiler
gibi bölgedeki bazı mürteci rejimlerin yardımıyla Pakistan topraklarında
kurduğu bir okulda - İslam topraklarının başka yerlerindeki Vahabi
merkezlerinde olduğu gibi - uyuşturucu bağımlısı ve fakir gençlere intihar
saldırısı eğitimi vermekteydi, camilere ve dini törenlere katılan masum
insanları katletmeleri için... İlginçtir Belüçistanın sünni müslümanları -bu
sözde sünni direnişçi liderin- teröristin tutuklanması ardından sokaklara
dökülerek sevinç gösterileri yapmış ve birbirlerine pasta ve şekerleme
dağıtmışlardır.
Özetlersek zalim-zorba güçler tarih boyunca
dini hep istismar etmiş, bunun için bazı dünya düşkünü alimleri,
çizgisini belirlememiş, imamsız, velisiz , bağnaz cereyanları
rahatlıkla kullanmıştır. Bunun zamanımızdaki en belirgin örneği Vahabiler
olup siyonistlerin Lübnan ve Gazze saldırıları sırasında direniş aleyhinde fetvalar
veren Vahabi müftüleri, Irakta kan içici Baasçılarla -dolayısiyle işgalcilerle-
işbirliği yaparak binlerce masum insanı acımasızca katlederken dünyanın başka
yerlerinde benzeri cinayetlere imza atarak bir yandan ABD ve müttefiklerine
yardım etmekte öte yandan İslamın nurlu çehresini çirkinleştirmeye
çalışmaktadırlar.